Brezilya’nın Belém kentinde düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin 30. Taraflar Konferansı’nda (COP30) alınan kararla, 2026 yılında yapılacak bir sonraki iklim zirvesine (COP 31) Türkiye’nin ev sahipliği yapacağı kesinleşti. Bu süreçte uluslararası müzakereler ise dünyanın en büyük kömür ihracatçısı olan Avustralya tarafından yürütülecek.
Devletlerin iklim krizinin etkilerini azaltmak iddiasıyla toplandıkları bu zirveler, uzun süredir bilimsel uyarıları, gezegeninin ekolojik sınırlarını ve halkların iklim adaleti taleplerini öncelemek yerine karbon piyasaları, sektör temsilcileri ve büyük şirketlerin lobi faaliyetleri tarafından belirlenen bir hatta ilerliyor. Fosil yakıt şirketlerinin artan etkisi, COP süreçlerini gerçek emisyon azaltımı ve iklim adaleti doğrultusunda bir ilerleme alanı olmaktan çıkararak, giderek daha fazla göz boyamaya yani “yeşil boyama” (greenwashing) niteliği taşıyan bir vitrine dönüştürüyor. Bu durum, küresel ölçekte kırılgan toplulukların, kadınların, yerli halkların ve ekosistemlerin maruz kaldığı yıkımı önlemek için gerekli radikal ve bağlayıcı kararların sürekli ertelenmesine yol açıyor.
Türkiye’nin COP 31 için yapacağı ev sahipliği, mevcut iktidar tarafından küresel iklim krizi karşısında sorumluluk alan bir ülkenin kararlı iradesi olarak sunulmaktadır. Oysa biz, bu adımın gerçekte, ülkenin ağırlaşan iklim karnesini ve fosil yakıt merkezli kalkınma modelini uluslararası arenada meşrulaştırma çabasından ibaret olduğunu açıkça ilan ediyoruz. Kömürden çıkış takvimi açıklamayan nadir ülkelerden biri olan Türkiye, termik santrallerin ömrünü uzatmakta, fosil gaz aramaları yapmakta, yeni kömür sahaları için köyleri, ormanları, sulak alanları ve tarım arazilerini feda etmektedir. Kritik mineral ve maden arayışları, madenlerin çıkartılması ve ihraç edilmesi için milyonlarca hektarlık orman, mera ve tarım alanı şirketlerin talanına açılmıştır. Madencilik faaliyetleri, havanın kirletilmesiyle, yerel halkların ve tüm diğer canlıların yaşadıkları topraklarından koparılmasıyla, suyun gasp edilmesiyle, su varlıklarının kurutulması ve zehirlenmesiyle ekolojik yaşamın ve yaban hayatının tamamen tasfiyesiyle sonuçlanmaktadır. Nehirler üzerine kurulan HES’ler, barajlar ve nükleer ısrarı ise doğanın yıkımını hızlandıran müdahalelerdir. Tüm bu ekolojik yıkım süreçleri, sermayenin kısa vadeli kâr hırsının, halkın sağlığından ve geleceğinden üstün tutulduğunun net bir göstergesidir. Ekolojik yıkımın bedelini sel, kuraklık, hava kirliliği ve zorla göç gibi sonuçlar nedeniyle emekçiler, kent yoksulları, tarım şçileri, köylüler, kadınlar ve yerel halklar öderken fosil yakıt, inşaat, maden ve yeni “yeşil” enerji şirketleri kârlarını arttırmaktadır.
COP31’in Türkiye’de toplanması, bu derin sınıfsal adaletsizliği örtme ve uluslararası sermaye akışını çoğaltma hamlesidir. COP 31’e yapılacak olan ev sahipliği, iktidarın iklim sorumluluğunu değil, yıllardır süren ekolojik yıkım politikaları sonucu biriken iklim suçluluğunu uluslararası alanda perdeleme çabasını göstermektedir. Bu ev sahipliğinin yereldeki yıkımı görünmez kılan bir vitrine dönüştürülmesine izin vermeyeceğiz.
COP Süreçlerinin Çıkmazı: Gerçek Çözüm Üretmek Yerine Sorunun Parçası Olmak
Küresel iklim krizine karşı COP 21’de kabul edilen ve imzaya açılan Paris Anlaşması’nın bağlayıcılıktan uzak yapısı, küresel kuzeyin tarihi sorumluluğu ile ekolojik borcunun görmezden gelinmesi, kayıp-zarar (Loss & Damage) mekanizmalarının göstermelik ve yaptırımsız bırakılması, ulusal katkı beyanlarına (NDC) dayalı gönüllülük esası, küresel ısınmayı 1,5°C’de tutma hedefine ulaşmayı imkânsız kılmaktadır. Bu durum, küresel güneyin borç, yoksulluk, afetler ve iklim kaynaklı yıkımlar karşısında korunmasız bırakılmasına, iklim krizinin yükünün tarihsel olarak en az sorumluluğu bulunan halkların üzerine yıkılmasına neden olmaktadır. Adaletten uzak olan uluslararası iklim rejimi, bu yapısıyla eşitsizlikleri yeniden üretmekle kalmamakta aynı zamanda küresel ölçekte tarihsel sömürgeciliği devam ettirmektedir.
Yerli halkların, çiftçilerin, işçi sendikalarının ve sosyal hareketlerin seslerinin sistematik olarak kısıtlandığı, eylem ve protestolarının baskılanıp kriminalize edildiği COP zirveleri, fosil yakıt, nükleer, maden ve enerji şirketlerince yürütülen lobicilik faaliyetlerinin gölgesinde, bu şirketlerin sponsorluğunda gerçekleşmeye başlamıştır. Salonlar fosil yakıt şirketlerinin stantlarıyla doldurulurken, müzakere odaları karbon piyasalarının, spekülatif finans mekanizmalarının gizli anlaşmalarının pazarlık masasına dönüşmüştür. İklim krizini yaratanların, krizi çözme iddiasındaki zirveleri yönetmesi, sürecin demokratik meşruiyetini sıfırlamakta, güvenilirliği temelden sarsmaktadır.
İklim Adaleti İçin Tek Yol: Uluslararası Dayanışma
Kapitalizmin çoklu krizleri giderek daha da derinleşirken, çözümün kaynağını hükümetlerin masalarında değil; krizi bizzat yaşayan halkların örgütlü gücünde ve sınırlar ötesi dayanışmasında görüyoruz. İklim krizine karşı etkin bir mücadeleyi devletlerin ve şirketlerin göz boyadıkları vitrinlerden çıkartıp sokaklara indirmek ve sahici çözümler üretmek için, sadece fosil yakıtlardan çıkışla sınırlı kalmayan, karbon ticareti pazarlarını ve finansallaştırılmış çözümleri reddeden, sistemin kendi devamlılığını sağlamak üzere kurmuş olduğu tüm üretim, tüketim, ulaşım, barınma ve tarım ilişkilerini sorgulayarak kökten değiştirmeye çalışan iklim adaleti mücadelesini yükseltmeliyiz.
Türkiye’nin COP31’e ev sahipliği yapması, sermayenin birikim politikalarına, maden şirketlerine, orman talanına, nükleer santrallere, enerji projelerine, kıyı gaspına, kömür sahalarına, barajlara karşı direnen yüz binlerce insanın sesini ve mücadelesini ortaklaştırma sorumluluğunu dünden daha çok tüm ekoloji, emek ve demokrasi güçlerinin omuzlarına yüklemektedir. Bu durum, bu yerel direniş hattının uluslararası ölçekte etkili bir yaşam savunusu hattına dönüşmesini mümkün ve zorunlu kılmaktadır.
Halkların İklim Zirvesi’ni Birlikte Örgütleyelim
COP31’in açacağı sahnenin, şirketlere değil, halklara ait olmasını sağlamak için büyük bir mücadele örgütleyeceğimizi ilan ediyoruz!
Tüm halkların iklim, yaşam, adalet mücadelelerini, yeşil kapitalizmin çıkışsız çözümlerine karşı ekolojik adaleti, emeğin özgürlüğünü ve halkların kendi kaderini tayin hakkını savunan ortak bir anti-kapitalist hatta buluşturmak üzere bir araya gelme çağrısı yapıyoruz.
Türkiye’den ve dünyanın dört bir tarafından tüm ekoloji örgütlerini, siyasi partileri, sendikaları, meslek örgütlerini, yerel direnişleri, gençlik hareketlerini, kadın ve LGBTİ örgütlenmelerini, tüm aktivistleri ve adalet mücadelesi veren herkesi, COP31’e paralel olarak, şirketlere ayrılan lüks sahnelerin değil, halkların sözlerinin yükselmesini sağlayacak olan Halkların İklim Zirvesi’ni örgütlemeye, fosil kapitalizme karşı ekolojik geleceği savunmaya davet ediyoruz.
Ekoloji Birliği
İklim Adaleti Koalisyonu
Türkiye Çevre Platformu