EKOLOJİK YIKIMA KARŞI YAŞAM İÇİN HALKLARIN İKLİM ZİRVESİ

Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütülen COP süreçleri, küresel iklim felaketine çözüm üretmekten çok, devletler ve şirketler arasında pazarlık alanlarına dönüşmüştür. Fosil yakıtlardan çıkış için bağlayıcı kararlar üretemeyen bu resmi zirveler, iklim felaketinin yükünü halkların omuzlarına yıkmaktadır. 2026 yılında COP31’in Türkiye ve Avustralya ortaklığında Antalya’da düzenlenecek olması, bu politikaların coğrafyamızda yeniden sahnelenmesine işaret etmektedir. Halkların İklim Zirvesi, COP31 ile eşzamanlı olarak ve aynı kentte, resmi zirvelerde sesi duyulmayanların sözünü kurmak amacıyla ortaya çıkmıştır.

Bizler; bu coğrafyada ve dünyanın dört bir yanında yaşamın kırılganlığını hisseden, toprağın, suyun ve havanın geleceği için kaygı duyan; emeği, bilgisi, sözü ve dayanışmasıyla ortak bir gelecek kurma iradesi taşıyan herkesiz. Yaşamı, insanla sınırlı saymayan; hayvanları ve tüm canlıları bu ortak geleceğin eşit bileşenleri olarak kabul eden; sermayenin çıkarlarının üzerinde gören; iklim adaletini eşitlik, özgürlük, barış ve demokrasi mücadelesinin ayrılmaz bir parçası sayanlarız.

Yangınlar, seller, kuraklık, savaşlar, geçim sıkıntısı hayatımızın bir parçası haline geldi. Gıda fiyatları artıyor, su kaynakları azalıyor, kentler ve tarım alanları betonla boğuluyor, kırsal alanlar parçalanıyor, ormanlar ve biyolojik çeşitlilik yok ediliyor. Gelecek, giderek daha güvensiz, belirsiz ve eşitsiz bir hal alıyor.

Bizler; bu gidişatın seyircisi değil, yaşamı savunan özneleri olarak bir araya geliyoruz.

Ekolojik Felaket Yazgımız Değil

Karşı karşıya olduğumuz durum; küresel sıcaklık artışının geri dönüşü telafisiz eşiklere dayandığı, aşırı hava olaylarının olağanlaştığı, türlerin kitlesel olarak yok edildiği, ormanların, suların ve toprağın hızla tahrip edildiği, ekosistemlerin çöküşe sürüklendiği, gıda, su ve barınma güvencesinin zayıfladığı ve eşitsizliklerin derinleştiği bir ekolojik felakettir. Bu tablo, istisnai bir dönem değil yeni bir tarihsel eşiktir.

Ekolojik felaket doğal bir yazgı değildir. Bu kriz fosil yakıt temelli üretim ve tüketim modeli, endüstriyel tarımın hızla genişlemesi, sınırsız büyüme ideolojisi, sermaye birikimini yaşamın önüne koyan kalkınma anlayışı ve küresel eşitsizlik düzeni tarafından üretilmiştir. Atmosferin taşıma kapasitesi bilinmesine rağmen karbon emisyonlarının sürekli artması, bilimsel uyarıların sistematik biçimde göz ardı edilmesi ve şirket çıkarlarının kamusal yararın önüne geçirilmesi; yaşanan yıkımın rastlantı değil bilinçli siyasal tercihler sonucu olduğunu göstermektedir.

Eşitsizlik Rejimine Karşı İklim Adaleti

Ekolojik felaket yalnızca doğanın tahribi değil eşitsizlikleri derinleştiren siyasal, ekonomik ve toplumsal politikaların sonucudur. Bu nedenle iklim adaleti, yalnızca çevresel bir talep değil; iklim krizinin yükünün yoksullara, kadınlara, yerinden edilen halklara ve sömürgeleştirilmiş coğrafyalara yıkılmasına karşı bir eşitlik mücadelesidir. Tarihsel olarak en fazla kirleten küresel kuzeyin yarattığı ekolojik ve toplumsal yıkım nedeniyle taşıdığı iklim borcu, bu mücadelenin temel başlıklarından biridir. En az sorumluluğu olanlar, en ağır bedeli ödemektedir. İnsan dışı tüm canlı ve cansız varlıklarla birlikte emekçiler, kent yoksulları, küçük üreticiler, köylüler, kırsal topluluklar, kadınlar, LGBTİ+’lar, çocuklar, gençler, yaşlılar, engelliler, sağlık açısından kırılgan gruplar ve yerinden edilen halklar; artan gıda fiyatları, temiz suya erişimdeki kısıtlar, büyüyen sağlık riskleri ve yaşam alanlarının kaybıyla karşı karşıyadır.

Bu nedenle adalet talebi ve mücadelesi yaşamlarımızın merkezinde yer almaktadır. İklim adaleti, sınıfsal, toplumsal ve siyasal bir eşitlik mücadelesidir. Bu mücadele, mevcut eşitsizlikleri derinleştiren düzene uyum sağlamakla değil gezegeni varoluşsal bir yıkımın eşiğine sürükleyen sistemin köklü biçimde dönüştürülmesiyle mümkündür.

Fosil yakıtlardan adil ve planlı çıkış ve enerji demokrasisi; suyun, toprağın ve gıdanın meta olmaktan çıkarılması; endüstriyel tarım yerine gıda egemenliği ve agroekoloji, ekosistemlerin onarımı ve biyolojik çeşitliliğin korunması temel önceliklerdir.

Nükleer enerji, bu dönüşümün bir parçası olarak sunulamaz. Yüksek riskli enerji yatırımları ve savaş ekonomisi, güvenlik üretmez; kırılganlığı derinleştirir. Savaşlar yalnızca insan yaşamını değil toprağı, suyu ve havayı hedef alan bir ekokırım pratiğidir. Bombardımanlar, askeri yığınaklar, yakılan alanlar ve tahrip edilen altyapılar, ekosistemleri onarılamaz biçimde parçalamakta; iklim felaketini derinleştirmektedir. İklim adaleti mücadelesi, militarizme karşı barışı da savunmak zorundadır.

Ortak Sorumluluk Ve Demokratik Mücadele

Halkların İklim Zirvesi, yaşamı piyasa araçlarına indirgeyen anlayışa karşı kamusal sorumluluğu, toplumsal denetimi ve demokratik katılımı savunur. Tarihsel olarak en fazla kirletenlerin sorumluluğu ile en ağır bedeli ödeyen toplumların gerçekliği arasındaki uçurum kapatılmadan adalet sağlanamaz. İklim adaleti; emisyon azaltım hedeflerinin ötesinde, emeğin korunmasını, yerinden edilenlerin haklarının tanınmasını, kayıp ve zararların telafisini, kuşaklar arası adaleti, gelecek kuşakların yaşam hakkını, demokrasiyi, barışı ve toplumsal eşitliği içerir. Ekotoplumcu bir anlayışın geliştirilmesine ihtiyaç vardır.

İklim Felaketine Karşı Dünya Halklarının Ortak Geleceği

Bu mücadelenin yerel ya da ulusal düzleme sıkıştırılamayacağını biliyor ve iklim adaletsizliğinin tüm mağdurlarını uluslararası ölçekte bir araya getirmenin çabasını veriyoruz. Bu nedenle, tüm Türkiye’den toplumsal mücadele alanlarındaki örgütlenmelerle bir araya gelerek Halkların İklim Zirvesi Meclisi’ni kurduk ve ortak bir adalet hattı örmeye başladık. Tematik kozalar ve çalışma grupları aracılığıyla, Kasım 2026’da Antalya’da gerçekleştirilecek Halkların İklim Zirvesi için hazırlıklarımız sürüyor. Pasifik halkları ve Akdeniz havzası halkları başta olmak üzere, dünya halklarının ortak sözünü kurmak ve yaygınlaştırmak için çalışıyoruz.

İklim Felaketi Çağında Tarafsız Olunamaz

Ya yıkımın sürekliliğini sağlayan politikaların yanında durulur ya da yaşamdan yana bir dönüşüm iradesi büyütülür. Bu yıl Antalya’da düzenlenecek COP31, fosil yakıtlardan çıkışa dair bağlayıcı bir irade ortaya koymayan; küresel atık ticaretine kapı aralarken sorumluluğu bireysel davranışlara indirgeyen; iş insanları ile devlet temsilcilerinin yeni yatırım ve büyüme anlaşmalarını müzakere ettiği resmi bir zirve olarak şekillenmektedir.

Biz, Halkların İklim Zirvesi olarak yaşamdan yana tarafız. Bu taraf, bir zirve organizasyonunun sınırlarını aşan; halklar arasında kalıcı adalet, dayanışma ve ortak bir gelecek hattını kurma iradesidir. Dayanışmacı ekonomilerle, mücadele odakları arasındaki bağların güçlendirilmesiyle ve doğayla ve hayvanlarla tahakküme dayanmayan, sömürüsüz bir ilişki kuran yaşamların inşasıyla desteklenen bu dönüşüm iradesi, yıkıma karşı hayatı birlikte örebilmenin yegâne yoludur.

16 Aralık 2025’te, onlarca bileşeni olan üç ekoloji çatı örgütü olarak Halkların İklim Zirvesi’ni organize etme irademizi ortaya koyduk. 17 Ocak 2026’da bu iradeyi yerel direnişler, emek ve meslek örgütleri, sendikalar, kadın, hayvan hakları, LGBTQI+ hakları örgütleri, gençlik hareketleri, bilim insanları ve sanatçıların katılımıyla büyüttük. İklim adaletini mümkün kılacak başlıklarda ortak bir çalışma sürecini başlattık.

Bu ortak mücadele hattını büyütmek için; ekolojik yıkıma karşı sözünü ve emeğini ortaya koymak isteyen herkesi, Halkların İklim Zirvesi Meclisi etrafında buluşmaya ve 15-18 Kasım’da yapılacak Halkların İklim Zirvesi’nde, COP süreçlerinde sesi duyulmayanların kendi sözlerini kurabilmesi için kolektif iradeyi birlikte büyütmeye davet ediyoruz.