Su kuşun kanadında Ürkütürsen bulamazsın
Gezegende yaklaşık 5 milyar yıldır var olan su, bize sulak alanların; tüm derelerin, nehirlerin, göllerin,lagünlerin, bataklıkların, turbalıkların, mevzuata göre söyleyecek olursak 6 metre derinliğe kadardenizlerin tarihçesi hakkında da bir fikir veriyor. Gezegenin su küresi, insanlık, tarihi ve kültürü dahiltüm yaşamın kaynağı niteliğinde.
Binlerce yıldır uygarlıkların suya dayalı, ona bağlı kurulmuş, devam etmiş olması da tesadüf değil.Yaşadığımız coğrafya her açıdan bunun binlerce örneğiyle dolu. Anadolu’nun bilinen tüm halkları, kültve kültürleri suyu kutsal da saymış. “Topraktan önce olan” denmiş. Su kenarlarına yerleşmişiz. Antikkentler, yerleşimler bugün hala ayakta, onlardan öğrenmeyi sürdürüyoruz. Suyun saflık, bereket,arınma, yeniden doğma gibi anlamları devam ediyor. Sayesinde tanıştığımız turnalardan nice türküler,öyküler yaratmışız, semahlar dönmüşüz. Türkülerinde “pınar başı” olmayan yöre yok. Pınar başlarındakavuşmuşuz, ayrılmışız, sevinmişiz, üzülmüşüz. Halılara, kilimlere su yolu diye motif yapmışız. Su gibiaziz olmuşuz, su gibi aksın diye temenni yaratmışız, derdimizi suya bırakmışız, yanında huzur, aş, işbulduklarımızın başında su gelmiş. Su sayesinde ulu çınarlar olmuş, öyle çınarlarla tanışabildiğimiz çin çınar sembolü köklülük, kadimlik, ebedilik ifade etmiş. Akarsularla su kemeri ve su değirmenleriyapmayı öğrenmişiz. Yokluğu, bunun ihtimaliyle sarnıç bilgisi yaratılmış tüm Anadolu’da. Geleneksel balıkçılığın binlerce yıldır aynı şekilde yürütüldüğü bölgeler hala mevcut. Kurda, kuşa, aşa ilkesiyle.Ustalıkları Anadolu’ya özgü gulet, tırhandil, taka gibi tekneler yaratmışız. Ebru sanatının bile suylayaşamın binlerce yıllık bilgisine dair bir yanı var.
Somut ve somut olmayan, yazılı ve sözlü kültürümüzde suyla, sulak alanlarla beraber yaşamanınbilgisine dayalı sayısız örnek bulunabilir. Böyle de baktığımızda sulak alanlar, adeta bir dolaşım sistemigibi sadece toprak, yerleşimler ve habitatlar arasındaki bağı değil aynı zamanda nesilden nesileaktarılan bilginin, toplumsal hayatın da bağını kurar nitelikte.
Beraber yaşamaktan çıkıp, sahibi olduğumuz hezeyanı içinde tüm sulak alanlara tahakküm kurmayabaşladığımızda, bugün sadece su varlıklarını değil başka türlü nice bilgiyi ve bağı da kaybetmenin eşiğindeyiz.
Oluşumları ve barındırdıkları biyoçeşitlilikle iklim krizi karşısında en kırılgan ekosistemler olmaklaberaber, karbon yutak alanı olmalarından ötürü, sulak alanlar aynı zamanda tüm canlılar için sağlıklı nefes demek.
Yaşamın kaynağı ve devamı niteliğindeki varlığın, alanların kullanım, tüketim odaklı kaynağadönüşmüş olması hiçbir gerekçeyle açıklanamayacak boyuta gelmiştir.
• Sayıları 900’e yaklaşmış yerüstü barajı, 100 küsuru bitmiş planlanan 246 yeraltı barajı ve 800’eyaklaşan HES’le yaşadığımız coğrafya kangren olmaya doğru giderken, havza bütünlüğü yoksayıldığı için komşularımızın yaşadığı susuzlukta da payımız mevcut.
• Barajlar ekolojik, toplumsal, kültürel, ekonomik yıkım ve yük oluşturdukları gibi yarattıkları mikroklima etkileriyle de iklim krizini tetikler nitelikte. 50 yıl ömür biçilen yapıların yarattığıetkinin akıl alır bir yanı kalmamıştır.
• Kimi barajların tarımsal sulama için yapıldığı düşünülürse, bu da on yıllardır süregiden yanlıştarım politikalarının faturasını yine sulak alanlara kesmek haline gelmiştir. Endüstriyel,monokültürel, vahşi sulama odaklı, hiçbir su bütçesi değerlendirilmeden yapılan tarımın kendiside bugün iflas noktasındadır. Ekonomik olarak da sürdürülebilirliği kalmadığı gibi “temiz gıda”bariyerine takılmaktadır. Ekosistemlerin, çiftçinin, sağlıklı gıdaya erişim hakkının hep beraber ihlaledildiği bir noktaya gelinmiştir.
• Dahası, doğrudan ve dolaylı olarak tüm su varlıkları sanayiye ve madenciliğe tahsis edilmektedir.Tüketim ve kullanım hakkı ve önceliği tahsis kurulları ve/veya DSİ tarafından şirketlere tanınırken, havzalar bu şekilde de susuzlaştırılırken, ekokırım boyutundaki kirlilik de yine buralarda ortaya çıkmaktadır.
• Yeraltı ve yerüstü tatlı su varlıklarını yok olma noktasına getiren, dengesiz nüfus dağılımına onyıllardır çanak tutan politikalar bugün gözünü bir de denizlere, desalinasyona dikmiştir. Gri sukullanımı, yağmur suyu hasadı gibi konulara etraflıca ve yoğun olarak eğilmeden, yine doğal varlıklara salt kaynak gibi bakılmaktadır.
• Ticarileştikçe, gasp edildikçe, kirletildikçe temiz sağlıklı suya erişimin de sınıfsal bir mevzu haline geldiği ve bunun gittikçe artan bir şekilde halk sağlığı sorunu olacağı da çok açıktır.
• Tüm bunlara kaçak kullanımları da eklediğimizde karşı karşıya olunan kuraklık ve krizin boyutları hesaplanabilir olmaktan çıkmıştır. Bu artık yakın geleceğe ilişkin de değildir. Bugünün durumudur.
Kendi tarihimiz boyunca suyu, sulak alanları bu boyutta “ürküttüğümüz” başka bir dönem dahaolmadı. Anadolu’nun yerleşik ya da göçmen kuşları suyu takip eder, sulak alanlar onlar için dehayatidir. Kuşlarla suyun izini sürmek mümkündür. Bir gün turnalar gelmez olursa, Anadolu’nun sulakalanları da göçmüş, yitmiş demektir. Belki türküleri de… Pek vakit kalmadı.
Onlarca yıldır inatla sürdürülen yanlış politikalar yüzünden bu noktaya geldiğimizin farkındayız.Sadece belli bir siyasi parti değil, sistemin yürümesine yol açan tüm aktörlerin sorumlu olduğunu daiyi biliyoruz. Dolayısıyla gündemdeki Su Kanununun da ne içereceği nasıl çıkarılacağı konusunda haylikaygılıyız. Bütün bu iflasa yol açan tüm mevzuat ve uygulamaların da acilen, suyun ve tüm canlılarınhakkını gözeten yönde değişmesi talebimizde ısrarcıyız. Korumak ve onarmak için suyun da hakkıolduğunu unutmayan bir iradeye acilen ihtiyaç vardır.
Su yoksa yaşam da yok.
(Görsel: Yasemin Sayıbaş Akyüz)